kurt_ile_leylek

Kurt ile Leylek Masalı

Pisboğaz kurt, avladığı bir hayvanı yiyip bitireyim derken acelesinden incik kemiği boğazına takılmış. Kendi başına uğraşmış, uğraşmış, ne yaptıysa çıkaramamış.

“Gideyim bari, hekimbaşı leyleği göreyim, o çıkarsın!..” demiş. Yola düşmüş, araya araya hekimbaşı leyleği tarlanın birinde solucan avlarken bulmuş.

-Ocağına düştüm hekimbaşım, demiş. Beni şu takılı kemikten kurtar!..

Hekimbaşı leylek şöyle bir bakmış:

-Kolay demiş. Benim için çocuk oyuncağı bir şey. Aç ağzını iyice, gagam uzun, bir soktum mu, o incik kemiğini hemen yerinden çıkarırım sen de kurtulursun.

Böyle demiş, uzun gagasını kurdun ağzından içeri sokmuş. Sıkışıp takılı kemiği çekip kurdu derdinden kurtarmış.

-Oh ! demiş kurt. Dünya varmış be! Sağ ol, var ol hekimbaşım!

-Öyle kuru kuruya sağ olla var olla olmaz, demiş leylek. Ben sana bir iş yaptım, bir emek harcadım, bunun bedelini öde bakalım.

-Ne? demiş kurt. Birde üste mi vereceğim? sen aklını ekmek peynirle mi yedin? Gaganı gırtlağıma soktuğunda sana bir oyun edip ağzımı kapasaydım, halin nice olurdu, hiç düşündün mü? Buna şükredeceğine bir de kalkmış üste verelim istiyorsun. Allah Allah ne günlere kaldık yahu!..

Ezop Masalları kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 2 yorum

hacivat-karagoz
Karagöz – Hacivat Diyalogları

Mektup Geldi

HACİVAT – (Önden giden arkadaşına yetişir.) Uğurlar olsun, nereye Karagöz’üm?

KARAGÖZ – Hacı Cavcav, beni yolda olsun rahat bırak! Nereye istersem giderim.

HACİVAT – Efendim yanlış anlama! Tabi istediğin yere gidebilirsin. Seni çok telaşlı gördüm de arkadaşımsın diye merak ettim?

KARAGÖZ – Sağolasın ama beni konuşturursan geç kalıp muhtarı bulamam.

HACİVAT – Allah, Allah, Muhtarla ne işin var?

KARAGÖZ – Şimdi seni yolun ortasında bir güzel pataklarsam, ne işim olduğunu anlarsın!

HACİVAT – Canım hemen kızıyorsun! Öyleyse daha hızlı yürüyelim.

KARAGÖZ – Bak gördün mü, Muhtar, yazıhânesini kilitleyip gitmiş… Ne olacak şimdi?…

HACİVAT – Ne bileyim ne olacak Karagöz’üm? Muhtara ne için geldiğini bilmiyorum ki yardım edeyim.

KARAGÖZ – Mektup okutmak için gelmiştim.

HACİVAT – Yaaaa!… İyi bir haber mi var?

KARAGÖZ – Köftehor, mektubu okutmadan içinde iyi haber mi var, kötü haber mi var ne bileyim?

HACİVAT – Efendim pek heyecanlı, pek sevinçlisin de!…

KARAGÖZ – Belki bir yerden para gelmiştir diye…

HACİVAT – Aaaaah, her zaman söylerim Karagöz’üm! Okula gitseydin sana gelen mektubu okutmak için ortalığa çıkıp adam aramazdın!

KARAGÖZ – Adam aramıyorum, Muhtarı arıyorum.

HACİVAT – Her neyse… İstersen ver ben okuyayım!

KARAGÖZ – Ya okuduğunu bana söylemezsen?…

HACİVAT – Hah hah! Sesli okurum, sen de dinlersin….

KARAGÖZ – İyi ki çok mektup gelmiyor. Bir de onlara cevap yazması var.

HACİVAT – Canım ona üzülme, ben yazarım! Hele mektubu ver, bakalım ne haberler var?

KARAGÖZ – Al bakalım sen mektubun içini, zarfı da ben de kalsın! (Mektubu verir.)

HACİVAT – Yazısı da güzelmiş… Eveet başlıyorum!

KARAGÖZ – Evde et mi haşlıyorsun?

HACİVAT – Yani mektubu okumaya başlıyorum. İyi dinle!

KARAGÖZ – Kötü şeyler okursan pataklarım ha!

HACİVAT – Karagöz’üm, ne yazıyor ise ben onu okuyacağım. Hele sen kulaklarını bana ver!

KARAGÖZ – Kulaklarımı verirsem ben nasıl duyacağım?

HACİVAT – Öyle değil, yani beni dikkatle dinle demek istiyorum.

KARAGÖZ – Hay hay, dinliyorum. Başla!…

HACİVAT – “Sevgili kızım!…”

KARAGÖZ – Bana bak ağzını bozma!

HACİVAT – Karagöz’üm ben söylemiyorum!

KARAGÖZ – Yanımda senden başka kimse var mı?

HACİVAT – Öyle değil, yanı mektupta öyle başlıyor. “Sevgili kızım!” diye başlamış… Ben de anlayamadım. Bakalım başka ne yazıyor? “Nasılsın, iyi misin?…”

KARAGÖZ – İyiyim, teşekkür ederim!

HACİVAT – Canım sus da dinle!

KARAGÖZ – Köftehor, “Nasılsın?…” diye sordun ya!

HACİVAT – Allah iyiliğini versin, ben sormadım, mektupta öyle yazıyor.

KARAGÖZ – Başka ne yazıyor?

HACİVAT – “Dün merdivenden düştüm, doktor getirdiler.” Vah vah vah!…

KARAGÖZ – Vakvaklamayı bırak da sor bir yerine bir şey olmuş mu?

HACİVAT – Saçmala, kâğıda ne soracağım? Neyse, devam edelim: “Acele para gönder!”

KARAGÖZ – Hacı Cavcav, gerisini okuma! Başka şeyler de isteyecek galiba…

HACİVAT – Bu işte bir karışıklık var. Sen şu mektubun zarfını ver bakayım! (Bakar.) Aaaaa, bu mektup sana değil, komşunuz Ali Karagöz’e gelmiş… (Giderler.)

Bilgi Köşesi kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 2 yorum

Karagoz-hacivat
Karagöz – Hacivat Bilgi Dağarcığı Konuşması

(İki arkadaş beraber yürüyorlar.)

HACİVAT – Karagöz’üm yüzyıllardır herkesi güldürürsün ama senin yüzünün güldüğünü ben pek kolay kolay göremiyorum.

KARAGÖZ – Köftehor, benim gibi bir gün iş bulur, üç gün işsiz kalırsan sen de gülmezsin!

HACİVAT – Canım hemen kızma! Bakıyorum bugün gözlerinin içi gülüyor da onun için söyledim.

KARAGÖZ – Hay hay, gözlerimin içi gülüyor, burnumun dışı göbek atıyor, kulaklarımın kenarı yerlere yatıyor.

HACİVAT – Hah hah hah!… Yine yanlış anladın, yani bugün pek neşelisin!

KARAGÖZ – Öyle söylesene!

HACİVAT – Pekalâ, böyle neşeli olmanın sebebi ne acaba?

KARAGÖZ – Hiç sorma Hacı Cavcav, meğer bilgili olmak ne güzel şeymiş!…

HACİVAT – Haklısın Karagöz’üm ama bunun neşeli olmakla ne ilgisi var?

KARAGÖZ – Olmaz olur mu? Kaç gündür oğlum bana ilkokul ders kitaplarını okuyor.

HACİVAT – Şimdi anladım… Çok güzel ama kendin neden okumaya başlamadın?

KARAGÖZ – Köftehor bir yanda da okuma-yazma çalışıyorum. Sonra tekrar kendim okuyacağım.

HACİVAT – Desene bilgi dağarcığını dolduruyorsun!

KARAGÖZ – Bilgi kabarcığımı dolduruyorum.

HACİVAT – Efendim kabarcık doldurmak falan değil, yani bilgin artıyor.

KARAGÖZ – Hay hay, hem de neler neler öğreniyorum. Hele dünyanın döndüğünü hiç bilmiyordum da hemen belime bir ip hazırladım.

HACİVAT – Allah Allah belindeki ip ne olacak?

KARAGÖZ – Dünya olmadık zamanda hızlı dönmeye başlarsa, beni birden bulutlara fırlatmasın diye kendimi hemen belimden bir yere bağlayacağım.

HACİVAT – Karagöz’üm, anlaşılan senin bilgin de artsa saçmalamaktan vazgeçmeyeceksin!

KARAGÖZ – Asıl sen saçmalama da, kendine sağlam bir ip bulup beline sar!

HACİVAT – Sen şimdi ipi bırak da soracaklarıma cevap ver. Bakalım neler öğrenmişsin?

KARAGÖZ – Sor da hemen vızır vızır cevabını al!

HACİVAT – Aferin!.. Önce matematik…

KARAGÖZ – Mavi patik öğrenmedim.

HACİVAT – Değil efendim, yani hesap, kitap… Meselâ iki iki daha ne eder?

KARAGÖZ – Bunu bildim Hacı Cavcav, iki tane iki eder.

HACİVAT – Allah iyiliğini versin, ne bilmesi…

KARAGÖZ – Pataklarım ha, sen de zor şeyler sor!

HACİVAT – Sivrisinek deyince aklımıza ne gelir?

KARAGÖZ – Ne gelecek, benim aklıma şişko sinek gelir.

HACİVAT – Senin aklına gelir.

KARAGÖZ – Bekleme, başka şeyler de sor!

HACİVAT – Pekâla, çok kolay bir soru…

KARAGÖZ – Kolay sorma pataklarım, en zorunuda sor!

HACİVAT – Pekâla, çok kolay bir soru…

KARAGÖZ – Kolay sorma pataklarım, en zorundan sor!…

HACİVAT – Hele sen dinle!… Bir gün kaç saattir?

KARAGÖZ – Köftehor, bizim duvar saati kaç aydır bozuk… Ne bileyim bir gün kaç saat…

HACİVAT – Karagöz’üm şimdi soracağımı bilmek için okula bile gitmeye gerek yok… İyi düşün!…

KARAGÖZ – Düşündüm, çabuk sor Hacı Cavcav!

HACİVAT – Efendim, şu bildiğimiz su kaç şekilde bulunur.

KARAGÖZ – Bunu bilmeyecek ne var?

HACİVAT – Âferin Karagöz’üm, söyle bakalım?

KARAGÖZ – Bardakta, sürahide, banyo kazanında…

HACİVAT – Allah iyiliğini versin! Su akıcı olarak, buhar ve donmuş olarak üç şekilde bulunur.

KARAGÖZ – Düşündükten sonra onları da söyleyecektim.
HACİVAT – Ağzımda kaç diş bulunur?

KARAGÖZ – Adamına göre değişir Hacı Cavcav! Kiminde otuz tane olur. Kiminde üç tane… Bazılarında da takma diş olur.

HACİVAT -Sinirim bozulmadan ben gideyim. (Giderler)

Bilgi Köşesi kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | 1 yorum

sagir_kurbaga
Sağır Kurbağa Hikayesi

Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da
arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların
kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:

”Zavallılar! hiçbir zaman başaramayacaklar!”

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış:

”Zavallılar! hiçbir zaman başaramayacaklar!”

Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile
mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek
istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş;

”Bu işi nasıl başardın?” diye.

O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
Siz de, hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen söz ve kişilere karşı hep sağır kalın. Olumsuz düşünen
insanları duymayın!..

Hikayeler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 1 yorum

kral

Kral ve Yoksul Şekerci

Kentin kenar mahallerinden birinde, kendi halinde yoksul bir şekerci yaşarmış. Her gün evinin mutfağında akide şekeri yapar, kentin sokaklarında onu satarmış. Yaşamlarını böyle sürdürürlermiş. Ama şekercinin karısı öyle güzelmiş ki, değil o kentte o ülkede bile ondan güzel kadın olmadığı söylenirmiş. Yoksul şekerci ve güzel karısı fakir, ama huzurlu bir hayat sürerlermiş. Çünkü paraları az olsa da birbirlerini çok sever, birbirlerini mutlu etmeye çalışırlarmış.

Ama bu mutlulukları uzun sürmemiş! Bir gün şekercinin karısı bahçede çiçeklerini sularken kralın adamları sokaktan geçiyorlarmış. Güzeller güzeli kadını görünce gözlerine inanamamışlar. Derhal saraya dönüp efendilerinin huzuruna çıkmışlar. “Haşmetmeap! Bu kentte, yoksul bir mahallenin en yoksul evinde yaşayan ay parçası gibi bir kadın var. Böylesine güzel bir kadın ancak sizin eşiniz olabilir. Emir verin size getirelim, onun güzelliğine ancak siz layıksınız.” Kral tabii ki bu fikri çok beğenmiş. Derhal adamlarına, kadını saraya getirmelerini emretmiş. Biraz sonra güzel kadını saraya getirmişler. Kral kadının anlatılamaz güzelliğine vurulmuş. Kalbinin bütün varlığıyla kadına aşık olmuş. Ama kralın kadına aşık olması, onun kalbini kazanmasına yetmiyormuş.

O kimseyle konuşmuyor, bütün gün mahzun bir şekilde bahçede oturuyor, ya da kederle pencerelerden dışarıyı seyrediyormuş. Kral kadını eğlendirmek için ziyafetler düzenliyor, tiyatrocuları ve soytarılarını çağırıyor, ama sarayda kimse evinden zorla koparılan bu yoksul kadının birazcık gülümsediğini bile görmüyormuş.

Zavallı şekerci ise günlerce evinde oturmuş, sevgili karısının geri gelmesini beklemiş. Sonunda artık dayanamamış ve bir gün yeniden akide şekeri yapıp, kralın sarayının önüne gitmiş. Belki de karımı uzaktan da olsa birazcık görebilirim diye umutlanıyormuş. Sarayın önünde bağırmaya başlamış: “Akide şekeri taze, alın, tadın, buyurun…”
Kadın, kocasının sesini tanımış. Pencereye koşmuş. Gülümsemesi bir güneş gibi sarayın salonunu aydınlatıvermiş.
Adamları krala sevgili gözdesinin yoksul bir şekerciyi görünce güldüğünü müjdelemişler. Kral şekerciyi huzuruna getirtmiş. O gülümsemeyi görebilmek, güzel kadına kendini sevdirmek için her şeyi yapabilirmiş.

“Derhal bana elbiselerini ver! Sen de benimkileri giy!”
Kral yoksul şekercinin elbisesini giyip sokağa çıkmış.
“Kestane şekeri taze”
Ama kadın kralı tanımış ve planını da anlamış. Nöbetçileri çağırarak sarayın dışında bağırıp herkesi rahatsız eden o adamı derhal uzaklaştırmalarını, sadece kentten değil, bütün ülkeden kovmalarını emretmiş.

Kral, “ben kralınızım aptallar, ne yapıyorsunuz!” diye bağırıyormuş, ama ne fayda! Nöbetçiler krallarını tanımamışlar. Şekercinin karısı, kral elbiselerini giyen kocasını yanına alarak tahta oturmuş. Kimse kralın değiştiğini anlamamış. Hatta insanlar seviniyorlarmış bile. Çünkü eski zalim kral bir günde değişmiş, iyi kalpli oluvermiş. Yoksul şekerci o ülkeyi güzel karısıyla birlikte çok güzel yönetiyormuş.

Bu bir Uygur Masalıdır. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık “Her Güne Bir Masal” kitabından örnek olarak alınmıştır.

Masallar kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | 13 yorum