
Periler ülkesinde geçen sevgi dolu bir masal… Gül Perisi’nin yağmur damlalarıyla yeniden dost olmasını anlatan öğretici ve huzurlu hikâye.
Gül Perisi Masalı
Bir varmış, bir yokmuş… Periler ülkesinin tam kalbinde, yaprakları kadife gibi yumuşak, kokusu gökyüzüne kadar yükselen dev bir gül ağacı varmış. Bu ağacın en kırmızı, en parlak gülünün içinde ise bir başparmak kadar küçük, kanatları sabah sisinden bile ince bir Gül Perisi yaşarmış.
Gül Perisi sabahları çok severmiş. Güneş doğarken altın ışıklar yaprakların arasından süzülür, gülün içi pembe bir sabah rüyası gibi aydınlanırmış. Peri kanatlarını esnetir, üzerindeki çiy damlalarını minik kristaller gibi silkermiş. Sonra neşeyle dışarı uçar, bazen bir kelebeğin sırtına konup rüzgârın şarkısını dinlermiş. Bazen papatyalarla saklambaç oynar, bazen karıncaların sabırlı yolculuğunu izler, bazen de uçuşan polenlerle birlikte dans edermiş.
Her şey o kadar güzelmiş ki, bir sabah gökyüzüne bakıp sevinçle şöyle demiş:
“Ah sevgili Güneş! Senin sıcaklığın varken başka hiçbir şeye ihtiyacım yok! Keşke hep yaz olsa… Çiçek dostlarımla hiç ayrılmasak…”
Ama o sözleri gökyüzünde gri bir bulutun kenarında sallanan Gümüş Damlalar da duymuş. Onlar narin, sessiz ve biraz da hassasmış. Toprağa hayat vermekten, çiçeklerin susuzluğunu gidermekten büyük mutluluk duyarlarmış. Bu sözleri duyunca küçük kristal kalpleri kırılmış. İçlerinden biri titreyerek, “Demek bizi sevmiyor…” demiş. Bir başkası hüzünle, “Biz olmadan da mutlu sanıyor…” diye fısıldamış. En yaşlı damla yavaşça, “O halde biraz dinlenelim… Belki yokluğumuzda değerimizi anlar,” demiş. Ve hepsi birden bulutun derinliklerine çekilmiş. Gökyüzü sessizleşmiş.
Günler geçmiş. Güneş parlamaya devam etmiş ama toprak çatlamaya başlamış. Çimenler sararmış, papatyalar başlarını eğmiş. Gül ağacının yaprakları eskisi gibi parlak değilmiş artık. Önce kenarları solmuş, sonra yumuşamış, sonra kıvrılmaya başlamış.
Gül Perisi başta anlamamış. Ama bir sabah uçmak istediğinde kanatlarının ağırlaştığını fark etmiş. Eskisi gibi kolay havalanamıyormuş. Kanatlarının üzerinde ince bir toz birikmiş. Yaprak yatağına dönmüş ama yatağı kurumuş, sertleşmiş. Bir damla çiy aramış… ama hiçbir yerde yokmuş.
Etraf çok sessizmiş. Yağmurun sesi yokmuş.
Peri gülün en yüksek yaprağına çıkıp uzak bulutlara bakmış. Kalbi sıkışmış. Gül ağacının gövdesi hafifçe inlemiş, kuruyan bir yaprak kopup yere düşmüş. Peri onu avuçlarına almış. Yaprak eskisi gibi yumuşak değilmiş. O zaman hatasını anlamış.
Kurumuş bir yaprağın üzerine çıkıp gökyüzüne seslenmiş:
“Ey Gümüş Damlalar… Sizin sesiniz olmadan rüzgâr bile eksik şarkı söylüyor… Güneş içimi ısıtıyor ama siz can veriyorsunuz… Toprak sizi özledi… çiçekler sizi özledi… ben sizi çok özledim… Lütfen geri dönün…”
Bulutların içinde damlalar birbirine bakmış. En küçük damla yumuşakça, “Sesini duydunuz mu? Çok üzgün…” demiş. Bir damla hâlâ küskünmüş ama yaşlı damla usulca, “Özür dilemek cesarettir,” demiş. Bulut ağır ağır yumuşamış.
Gökyüzü serinlemiş. İlk damla düşmüş… sonra bir tane daha… sonra yüzlercesi…
Pıt… pıt… pıt…
Her damla bir nota gibi gül yapraklarına değmiş. Toprak suyu içmiş gibi titremiş. Kuruyan yapraklar canlanmaya başlamış. Gül Perisi yağmurun altında kanatlarını açmış. Serinlik bedenine işlemiş, kanatları yıkanmış, parlamaya başlamış. Sevinçle dönerek dans etmiş.
Yağmur dindiğinde gül ağacının gövdesinde minik bir kabarıklık belirmiş. Taptaze bir tomurcuk… canlı, parlak, umut dolu…
Peri onu sevgiyle okşamış. O günden sonra her yağmur damlasını tek tek selamlarmış. Bazen bir yaprağın altına saklanıp damlaların şarkısını dinlermiş. Bazen kanatlarını açıp yağmurla birlikte dans edermiş.
Artık bilirmiş…
Güneş ısıtırmış…
Yağmur yaşatırmış…
İkisi birlikte dünyayı güzelleştirirmiş.
Masal bu ya… Periler ülkesinde ne zaman yağmur yağsa, minik bir gül tomurcuğu hafifçe sallanırmış. Sanki her damlaya teşekkür edermiş.
Ve Gül Perisi…
Her damlayı kalbinde küçük bir yıldız gibi saklarmış.






